10 Mart 2012 Cumartesi
Üniversite Şehri: Cambridge
Hemen heryerde kütüphane ya da tarihi üniversite binası görebileceğiniz bu güzide minik şehir, bisikletlerin arabalara kıyasla daha çok ön plana çıktığı nadir bölgelerden biri. İstasyonda daha trenden indiğinizde şehir tanıtım broşürlerini görebileceğiniz büyük bir raf karşılıyor sizi. 1 pound civarında makul sayılabilir bir paraya edindiğiniz tanıtım broşüründe tarihi yerler, parklar tek tek işaretlenmiş, yürüyerek şehrin içersinde rahatlıkla dolaşabilirsiniz. İnsanlar da hafta sonları evlerine kapanmış, sokaklarda gençler yürümekte çoğunlukla. Mistik bir havası olan sokaklarda dolaşıyoruz ve nehrin olduğu bölüme geliyoruz. Nehirde tur yaparak Cambridge Üniversitesi binalarını rahatlıkla gözlemleyebilir, keyifli bir vakit geçirebilirsiniz. Topluluk halinde gidip bir de yetkili kişiyle pazarlık yapınca indirim yaptırabiliyorsunuz tur için.
Bizim de turumuz bu şekilde başlamıştı, yaklaşık 12 kişiydik ve kalabalık grup için bir miktar indirim almanın sevinciyle başladık geziye. Oldukça yavaş ilerleyen saldaki yetkili, akıcı ingilizcesiyle binaları tek tek anlatıyor, tarihçeleri hakkında bilgi veriyordu.
Katedraller ve müzeler derken akşam olmuştu ve kendimizi Agora denen içinde türk işletmecilerin bulunduğu bir restorantta bulduk. Akşam soğuğu başlamıştı fakat rüzgardan eser yoktu. Garsonlar Türkçe konuşmaya hasret kalmış olmalılar ki grubun içinde türklerin de olduğunu öğrendiklerinde çok mutlu oldular ve yemek için önerilerde bulundular. Japon arkadaşımızın şaşkın ifadesi geceye damgasını vuruyor, biz de dönüş için yürümeye başlıyorduk...
20 Aralık 2011 Salı
Oxford: Tarih'in Kenti
Uzun zamandır biricik blog sayfamı ihmal ettiğimin farkındayım. Şuana kadar 340 kez görüntülenmiş blogumun devamlılığı adına bugün güzel bir adım atacağım demektir. Tatlıses'in "Oxford vardı da biz mi gitmedik" sözü gönüllere öyle bir yerleşmiş hatta bilinç altımızda öyle çekişmeli etkileşimlere neden olmuş ki kendimi Oxford Üniversitesi' nde bulduğum bir günden bahsetmek istiyorum. Ama önce Japon ev arkadaşım Kotaro' nun asilliğinden bahsedeceğim. Japon toplumu kadar nezih, kibar, asil bir toplum görülmemiştir sanırım yeryüzünde. Hepsinin kibarlık diye bir gen taşıdığı kanısındayım ki Kotaro da bunların temsilciliğini yapıyordu. Aynı evde yaşıyorduk ve o gün Oxford'a birlikte gitmeye karar vermiştik. Ben ona sabah 8 gibi evden çıkacağımızı söyledim ve saat 7' de hazırlanmış, kahvaltısını yapmış, giyinmiş ve oturma odasındaki koltukta hazır bir şekilde uyuyakalmış beni bekliyordu. Bu kadar erken hazırlanmasına gerek olmadığını söyledim 8 sularında ve bana beni bekletmek istemediğini söyledi. Herhalde hiçbir toplumda 20 yaşlarında bir erkeğin bu kadar ince bir jest yapabilecek nezihliğe sahip olabileceğini düşünememiştim ki hala düşündüğüm söylenemez. Ben de apar topar evden çıktım ve tren istasyonuna ulaştığımızda sevgili Oxford Üniversitesi'ni göreceğim için mutluydum. Yaklaşık 1,5 saat süren yolculuk sırasında ikimiz de kitaplarımızı okuyorduk. Ben hala 'Kara Kitap' sevdasına düşmüş, zaman zaman ingilizcemi geliştirmeye geldiğim biryerde türkçe kitap okuyor olmamın verdiği sorgulamayla Orhan Pamuk'un uzun cümle yapılarına dalmışken, Kotaro' da kendi dilinden bir kitabı okuyordu. Bu beni nedense mutlu etmişti, kendimi garip birşey yapıyormuş gibi hissetmiyordum artık. Oxford'daydık. İstasyon çıkışı şehri tanıtan küçük haritalardan aldık ve yürümeye başladık. İlk durağımız St Mary the Virgin' di.
60 metre yukarıya çıkabilmek için kilisenin içindeki daracık merdivende kendimizle hesaplaşırken, yukarıdan manzaranın bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştik. İşte Oxford...
Üniversite binaları farklı yerlerdeydi. Ana binanın tarih kokan yapısı büyüleyiciydi.
Olayın Harry Potter'la ne gibi bir ilişkisi olduğunu düşünenler olabilir. Harry Potter'ın bazı bölümlerinin çekildiği okul da yakınlardaydı ve Kotaro'yla güzel bir öğle yemeğinden sonra soluğu o okulda almaya karar verdik. Kapıdaki görevli normalde para ödenerek giriş yapılmasına rağmen bize geçmemizi söyledi. İkimiz de ücretsiz geçiş yaptığımız bu okulda Harry Potter serisinden bazı sahneleri anımsatan bu koridorlarda kalabalık insan yığınlarını inceliyorduk. Harry Potter fanatikleri için inanılmaz büyüleyici benim gibi sadece ilk iki filmi izleyenler için estetik değer taşıyan işlemeli tavanlar...
Kentin tamamiyle tarih kokan bir havası vardı. Hüzün dolu aynı zamanda da eğlenceli insanları, havanın soğukluğu farklı bir ruh haline büründürüyordu insanı. Kotaro'yla geçirdiğimiz bu güzel günü unutmayacak hatta bir gün bu blog sayfasına yazacaktım... Zaman paradoksunda yaşamaya devam ediyoruz. Yağmur başlamıştı biz istasyona dönerken...
2 Ekim 2011 Pazar
Brighton; özgürlüğün yansımaları
Brighton, Londra' dan kolaylıkla trenle ulaşabileceğiniz, Kuzey Denizi'ne açılan şirin ve samimi bir bölgesi Birleşik Krallığın. Genellikle müzisyenlerin ve sıradışı insanların uğrak yeri olmakla birlikte Camden Town' dan sonra gördüğüm en çarpıcı kent. Kışın ortasında okyanusa açılan bir yere gidelim diye karar aldığımız bir gün Moskova'lı arkadaşım Ivan'la birlikte gara gidip herkes için bir bilet aldık. Gideceğimiz günün hava koşullarının bizim için pek de önemi yok, olmamalı diye düşündük ne de olsa mevsim kıştı. Ama 1,5 saatlik tren yolculuğundan sonra fırtına ve yağmur karşıladı bizi küçük şehirde. Tüm bu kopan fırtınaya rağmen yayılan enerji, insanların samimiyeti, doğallığı Brighton'ın etkileyiciliğine ket vuramıyordu, biz de karışık milliyetlerden bir grup arkadaş o enerjiye bıraktık kendimizi. Şehirdeki iskele oldukça dikkat çekiciydi, iskele diyorum çünkü ilk rota olarak deniz kenarını seçmiştik, her yerde tabelaların olması o kadar güzel ki, insanlar için ulaşım kolaylığı en ince detaylara kadar düşünülmüştü, bir yeri bulamamanın imkansız olduğu bir yerdeydik. Casino vardı iskelenin 100 metre ötesinde, birbirinden bu kadar bağımsız 2 yapının yanyana yerini almış olması tezatlık oluşturuyordu en azından benim açımdan...
Şehir merkezine doğru yürümeye karar verdik deniz kenarında aşırı rüzgardan dolayı, sahilin kenarında fotoğraf sergisi açılmıştı, Brighton fotoğrafları 15 pound civarlarındaki fiyatlarda satılıyordu. Balık dükkanları da sahil boyunca yerini almıştı. Biz de bir yerde dinlenmek üzere yürürken bol bol fotoğraf çektik.
Sokaklar arasında ilerlerken bir çok katedralle karşılaştık Scott Monument'i andıran bir tane, şehrin tam ortasında kocaman bir alan kaplamıştı. Mola vermek için şirin bir pub' a girdik ve saatlerce orada kaldık, çıktığımızda hava oldukça düzelmiş, yağmur ve rüzgar yerini sessizliğe bırakmıştı. Şehirde bir süre daha gezip ara sokaklardaki renkliliği, insanları inceledik.
Hayatımdaki güzel günlerden birinin daha sonuna gelmiştim, Rus arkadaşlarımın Türk malı bisküvileri iştahla yemesiyle son bulan tren yolculuğu sonunda tekrar kaos şehri Londra'daydık..
6 Eylül 2011 Salı
Zamanda Geriye Doğru Yolculuk: Natural History Museum
Müzeler insanlık tarihine ve insanın dünyaya bakış açısına dair kanıt niteliği taşır tarihte bence. Bir ülkenin yapısını, gelişmişlik düzeyini anlamak istiyorsak öncelikle müzelerine bakmalıyız, sonra kütüphanelerine. Eğer kendi toplumunu eskiyle bilgilendiriyorsa ülke, o toplum yeni birşeyler üretebilmek için gerekli alt yapıya sahip olabilmiş demektir. Eski bilinmeden yeni birşeyler icad etmek üretkenlik olarar nitelendirilemez bu sadece baştan beri rotasını bilemeden sürüklenmeye benzer büyük bir okyanusta. Bu konuyu daha fazla uzatmadan National History Museum' dan bahsetmek istiyorum.
3 line değiştirdikten sonra insanlar özellikle turistler kış aylarında da kolaylıkla ulaşabilsin diye alttan yapılan kestirme geçitlerle ulaşabilirsiniz. Müzenin büyük görkemli kapısını bir yana bırakmak istiyorum ve iç kısmının büyüklüğünden bahsetmeden geçemiyorum. Bu doğa tarihi müzesini bir günde gezebileceğinizi düşünmeyin. Özellikle de eğer tüm canlılar hakkında yazılmış detaylı bilgileri okayacağım derseniz en az bir hafta ayırmanız gerekir. Doğal taş bölümünü incelemek de istiyorum diyenler ayrıca 3 gün daha ekleyebilir bu süreye.
Taşlarla ilgili kısım:
Aslında çok derinlere girmeden bazı örnekler verip bu konuyu kapatmak daha hoş olur diye düşünmekteyim şuan nedense.. Bencillik yapıp ilk başta Homo sapiens tarihinden bahsedecek olursam karşıma iki ayağı üzerinde yürüyebilen Australopithecines çıktı mesela, iki ayağı üzerinde yürüyebilen Güney Afrika'lı bir kadın.
Daha da gerilere dinazorlara kadar gideceğim ama önce Güvercingillerin atalarından bahsetmek istedim. Raphus cucullatus Uçamayan bir kuştur. 17. yüzyılda insanların bu kuşların yaşadığı adayı istilası sonucunda türleri yok olmuştur.
Komodo dragonunun 3 metre uzunluğa ve 150 kg'a kadar ulaşabiliyor olması ilgimi çekmişti o gün..
Ve daha birçok canlı tarihin derinliklerinden fırlamış gibi karşımdaydı ve bence insanın doğa tarihi müzelerine sık sık gitmesi sonunda kendinin egolarından sıyrılmasıyla sonuçlanmalıdır. Çünkü dünyanın hakimi olduğumuz düşüncesi yerini zamanla biz daha yaşamıyorken dünyayı dinazorların istila etmiş olması ve sonlarının da hala tam olarak kestirilemeyen bir nedenle gelmiş olması demek ve tarihin de tekerrürden ibaret olduğu biraraya gelince ve de ütopik yokoluş senaryoları da katkıda bulununca bunlara, sonunda demeliyiz ki evet biz şuan buradayız, heryeri istila etmiş, kirletmiş, yok etmiş olabiliriz ama biz de bu varoluşun sadece ufak bir parçasıyız. Hatta daha da ileri giderek biz kimiz ki diye sorabilmeliyiz, ki bu hep sorduğum sorudur kendime. Böylece beynimizin neden varolduğunu düşünür, tüketici formatından üretici formatına geçebiliriz belki, tarihte yaşamış ve çoğu acılar içinde ölmüş bilimadamları, filozoflar üstün düşünme yetilerinin dışında günlük hayattan kendilerini bir şekilde soyutlamış, kendilerini sorularla dolu bir hayal dünyasına hapsetmişlerdir belki. Bu düşünme yetisi bize verildiyse iyiye kullanmamız içindir bence. Aşağıdaki fotoğraflar:Dromaeosaurus, Iguanodon: Ig-wha-noh-don vs. :)
Son olarak sekoya ağacının yaş halkalarından oluşan dev gövde kesidine getirmek istedim konuyu. Bu ağaç tarihte neler gördü, nelere şahit oldu, ne savaşlar, açlıklar, icatlar.. Bunların hepsine şahit olan ve sessiz kalabilmeyi yapısına kabul ettirmiş canlılar olan bitkiler, gizemlerini korumaya devam etmekte...
1 Eylül 2011 Perşembe
Kew Gardens
5 yıllık lisans eğitimimde ve daha sonraki 3 yıllık yüksek lisansım sırasında hafızama kazınan yerlerden biriydi Kew Gardens. Eminim ki bir çok biyolog da benimle aynı fikirdedir. Bir kütüphanede zehirli bitkilerle ilgili bir araştırma sırasında karşısına ilk çıkacak yayının kapağını açtığında ilk paragrafta Kew Gardens geçmiştir, ya da kaynakça kısmında..Herneyse. Bu kadar ismini duyduğum yerin yakınlarındayken makro objektifimi de alıp kendimi metro istasyonlarına vurdum bir gün. Bir pazar günüydü ve yaklaşık 4 line değiştirdikten sonra ulaştım Kew Gardens' a. Küçük kasaba gibi bir bölgenin sakin insanlarıyla dolu ufak mağazalı şirin sokaklarında yürüdüm ve işte karşımdaydı giriş kapısı.
11 poundluk giriş ücretini ödedikten sonra minik bir harita içeren bir katalog verdi kabinde oturmuş olan orta yaşlı kadın. Seralarla karşılaştım ilk olarak ve en yakındakine girdim. İçeride çiçek düzenleme günleri düzenlenmişti ve envayi çeşit orkidelerin harika renk uyumlarıyla bir araya getirilmiş olduğunu gördüm. Çok kalabalıktı. İnsanlar çocuklarıyla şehir ortamından uzaklaşıp biraz doğal hayata ve kendi ruh dünyalarına yatırım yapmayı istemişlerdi anlaşılan.
İlk girdiğim seranın yaklaşık 15 kapısı vardı. Her bölümde ayrı bitki grupları sergileniyordu. Bir bölgede egzotik yağmur ormanları bitkileri, diğer bölgede sukkulentler, bir başka bölgede tıbbi bitkiler..Bu ortamlardaki nem, sıcaklık ve toprak koşulları da bitkilerin yaşamına elverişli şekle dönüştürülmüştü. Ufak bir de akvaryum bölümü vardı. Buradaki kaplumbağaların bakışları dikkat çekiciydi.. En azından benim için...
Bir adım daha atıp bitki sosyolojisini ilgilendiren kısımlarda bitki birliklerinde inceleme ve çekimler yaptım. İşte bazı şirin bitkiler.
Bazı Irıs türleri, Pteridium gibi eğrelti türleri birarada büyük bir iç huzuruyla yaşamaktaydı. Seralardaki basınçlı ve nemli havadan kurtulmak için dışarıya çıktım. O kadar geniş bir alandaydım ki saat 5'e kadar açık olmasından dolayı böyle bir yere sabah 9'da gelinmesi gerektiğini düşünüyordum. Gideceklere de erken saatlerde gitmelerini öneririm.
Evolution için hazırlanmış bölüm de oldukça dikkat çekiciydi. Daha fazla yazmak yerine fotoğrafların durumu anlatmasını istiyorum.
28 Ağustos 2011 Pazar
1 Ocak 2011, Trafalgar Square
Yalnızlığı bir yaşam biçimi haline getirmiş insan gruplarına dahil olduğumu hissetmişimdir çocukluğumdan beri. Londra'ya gittiğim ilk birkaç günden sonra insanlardaki Christmas coşkusu beni yalnızlığa daha da yaklaştırıyordu.
Mağazalar dolup taşıyor, alışveriş merkezlerinde herkes hipnotize biçimde tüketim yapıyordu. Bu kalabalık yığınında gözlemlediğim sahte sevinç duygusu, birkaç gün sonraki yeni yıl gecesinde, hediye paketlerinin açılacağı ve herşeyin tekrar sıradanlaşacağı hissinin insanların yüzlerinde oluşturduğu ifade ürkütücüydü.
Yılbaşı gecesi Trafalgar Square'deydim. İngiltere' de insanlar nasıl bir yeni yıl kutlaması yapıyor gözlemlemek için en coşkuyla kutlanan meydanda erken saatlerde yerimi almıştım. En sonunda adım atacak yer kalmamıştı, bu arada ben bir Hint restorantındaki garsonun "İranlı mısınız" gibi sorularını yanıtlıyordum ki o buz gibi havada bir kadeh şarabı içtikten sonra London Eye' a yürüdüm. BBC canlı yayın yapıyordu tüm dünyaya. İnsanlar deli gibi içiyordu, yaş gruplandırması yapamıyorum çünkü 70 yaşında yaşlı adamlar kadınlar görüyordum torunlarıyla içerken..Bir türk çift, beni yabancı sanmış, fotoğraflarını çekmemi istemiş, ben de hiç bozuntuya vermemiştim. Bir de yan tarafta kavga edecek gün olarak yeni yılı tercih etmiş bir çift, birbirlerine bağırıyordu. Birçok adam kafalarında renkli peruklarla üzerlerinde takım elbiselerle bir mutluluk oyunu oynuyorlardı.
Gecenin sonunda eve dönüş, tam bir korku filmi niteliğindeydi. Karşımda yüzlerce zombi üzerime geliyordu sanki, yerler şişelerle doluydu, yürünemiyordu. Ve polis tüm caddeleri kapatmış, insanlar sadece kaldırımlardan yürüyorlardı yığınlar halinde insan topluluklarının hepsi ayrı yönlere gitmeye çalışıyordu daracık kaldırımlarda ve ezilenlerin sesleri duyuluyordu. Tüm metro hatları kapatılmıştı. En sonunda bir polise eve nasıl döneceğimi sordum ve "insanların ayılmasını bekliyoruz" yanıtını aldım. Metronun faaliyete girmesi için bekledim bir süre. Sonunda sabah 4 gibi açıldı ve mideleriyle problemler yaşayan topluluklar bu kez metroya abandı. İnsanlar mutsuzdu. Bu çok netti. Mutsuzluklarının bu kadar açık bir biçimde yüzüme vurması beni de rahatsız etmiş, dünyadaki gidişatın umutsuzluğu hakkında düşünmeye başlamıştım. En aciz canlılar; biz insanlar, kendimize mutsuz olabileceğimiz kocaman bir tablo çizmiştik ve renklerin karanlığını geri alabileceğimiz hiçbir yöntem bulamıyorduk. Bu karamsar tablo ve düşüncelerle eve ulaştım. Sabah Janet tek parça halinde eve döndüğümü ve buna çok sevindiğini söyledi. Daha sonra eve davet ettiği birçok arkadaşına ne kadar cesur biri olduğumu düşündüğünü anlatacaktı.
Mağazalar dolup taşıyor, alışveriş merkezlerinde herkes hipnotize biçimde tüketim yapıyordu. Bu kalabalık yığınında gözlemlediğim sahte sevinç duygusu, birkaç gün sonraki yeni yıl gecesinde, hediye paketlerinin açılacağı ve herşeyin tekrar sıradanlaşacağı hissinin insanların yüzlerinde oluşturduğu ifade ürkütücüydü.
Yılbaşı gecesi Trafalgar Square'deydim. İngiltere' de insanlar nasıl bir yeni yıl kutlaması yapıyor gözlemlemek için en coşkuyla kutlanan meydanda erken saatlerde yerimi almıştım. En sonunda adım atacak yer kalmamıştı, bu arada ben bir Hint restorantındaki garsonun "İranlı mısınız" gibi sorularını yanıtlıyordum ki o buz gibi havada bir kadeh şarabı içtikten sonra London Eye' a yürüdüm. BBC canlı yayın yapıyordu tüm dünyaya. İnsanlar deli gibi içiyordu, yaş gruplandırması yapamıyorum çünkü 70 yaşında yaşlı adamlar kadınlar görüyordum torunlarıyla içerken..Bir türk çift, beni yabancı sanmış, fotoğraflarını çekmemi istemiş, ben de hiç bozuntuya vermemiştim. Bir de yan tarafta kavga edecek gün olarak yeni yılı tercih etmiş bir çift, birbirlerine bağırıyordu. Birçok adam kafalarında renkli peruklarla üzerlerinde takım elbiselerle bir mutluluk oyunu oynuyorlardı.
Gecenin sonunda eve dönüş, tam bir korku filmi niteliğindeydi. Karşımda yüzlerce zombi üzerime geliyordu sanki, yerler şişelerle doluydu, yürünemiyordu. Ve polis tüm caddeleri kapatmış, insanlar sadece kaldırımlardan yürüyorlardı yığınlar halinde insan topluluklarının hepsi ayrı yönlere gitmeye çalışıyordu daracık kaldırımlarda ve ezilenlerin sesleri duyuluyordu. Tüm metro hatları kapatılmıştı. En sonunda bir polise eve nasıl döneceğimi sordum ve "insanların ayılmasını bekliyoruz" yanıtını aldım. Metronun faaliyete girmesi için bekledim bir süre. Sonunda sabah 4 gibi açıldı ve mideleriyle problemler yaşayan topluluklar bu kez metroya abandı. İnsanlar mutsuzdu. Bu çok netti. Mutsuzluklarının bu kadar açık bir biçimde yüzüme vurması beni de rahatsız etmiş, dünyadaki gidişatın umutsuzluğu hakkında düşünmeye başlamıştım. En aciz canlılar; biz insanlar, kendimize mutsuz olabileceğimiz kocaman bir tablo çizmiştik ve renklerin karanlığını geri alabileceğimiz hiçbir yöntem bulamıyorduk. Bu karamsar tablo ve düşüncelerle eve ulaştım. Sabah Janet tek parça halinde eve döndüğümü ve buna çok sevindiğini söyledi. Daha sonra eve davet ettiği birçok arkadaşına ne kadar cesur biri olduğumu düşündüğünü anlatacaktı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















































