1 Ağustos 2014 Cuma

Sanat şehri Berlin


Berlin herkesin aşina olduğu Berlin Duvarı ile bilinir. Tarihe bu duvar utanç duvarı olarak geçmiştir. Bu şehire ilk geldiğinizde -eğer İstanbul gibi kaotik bir şehirden geliyorsanız- kendinizi inanılmaz bir düzen içinde bulursunuz; gelişmişliğin doruklarında olan Berlin sokaklarında çöp, izmarit, sakız, kola kapağı bile göremezsiniz. Bisiklet kullanımının bu kadar yaygın olduğu bir şehir daha görmedim diyebilirim, bu yüzden kilolu kimse yok, herkes sabah koşusu akşam yürüyüşü derken aşırı sağlıklı ve zinde görüntüsüyle şehire güzel bir hava katmakta. 

Berlin biraz yukarılardan bakabilme şansına ulaştığım bir akşam, şehirdeki tarihi dokuyu da sizlere sunmamı sağladı. 

Fotoğrafa bakınca ağaç göremediğinizi düşünebilirsiniz fakat durum hiç de öyle değil; aslında heryer yemyeşil, büyük parkları, eski bir havaalanının boş devasa arazisi, bisiklet yolları derken insanların gerçekten de nefes aldığı bir şehir Berlin. Tabii 48 km uzunluktaki Berlin duvarı ve duvarın bir yanındaki boydan boya grafitilerden de anlaşılıyor ki sadece bir düzen değil aynı zamanda bir sanat şehri Berlin. Sokaklarda müzisyenler, ressamlar, tasarımcılar özgürce sanatlarını sergilerken türk marketinde de gözleme ve sigara böreği yapan türklerle karşılaştım. Evet, özellikle türk nüfusunun en yaygın olduğu şehirlerden bir tanesi Berlin. Hepsi gözleme yapmıyor tabi sanat yapan tamamiyle bu kültüre ve yaşam şekline entegre olmuş kendi dili gibi almanca konuşabilen türkler de burada...


Zamanında aileleri ayıran, batı Berlin ve doğu Berlin arasındaki varlığıyla insanların ölümüne neden olan Berlin Duvarı şimdilerde tam bir açık sanat müzesi gibi. Ünlü grafiti sanatçılarının ücret ödeyerek sergiledikleri çalışmalar boydan boya duvarı kaplamış eskiye sünger çekmekte. Sadece sanata değil bilime de değer veren bu güzel şehirde bir botanik bahçesi gezme imkanım oldu. Kew gardens kadar etkileyici ve büyüleyiciydi bu güzel bahçe... Ve de çok da düzenli...


Tropik bitkiler bölümü her zaman favorim olmuştur ama bunun yanında paleobotanik kısmı çok geniş tutulmuş bir botanik müzesini de barındırıyordu botanik bahçesi...İşte meraklısına biraz bitki örneği, biraz fosil bitki :)


Kiliseleri ile, doğası, tarihi dokusu, hassas ve nazik insanları, gece hayatı ile İlgili daha anlatılacak çok daha güzel şey varken Berlin hakkında, ben gelip gözlerinizle görün, kendi anılarınızı biriktirin derim. Sevgiler










 

7 Haziran 2014 Cumartesi

Konuşan Dağlar Himalayalar & Nepal

Himalayalar; dünyanın zirvesi! Annapurna gezimiz için her ne kadar Muson yağmurlarının en yoğun olduğu bir dönemi seçmiş olsak da Himalayaları görecek olmanın heyecanı içersindeydik... Pokhara adı verilen Nepal'in turizmle yüzleşmiş kenlerinden birinde muazzam göl manzarasına bakıp ileride sislerle kaplı alacalı dağ manzarasına dalıp dağların şeklini hayal ediyordum. Gölde kiraladığımız tekneyle bir tur attıktan sonra trekking planlarımıza kaldığımız yerden devam etme kararı aldık.
   


Trekking için gerekli kalın kıyafetleri 30 derece sıcaklıkta satın alırken hiç düşünmüyorsunuz 4000 metre yukarıdaki hava koşullarını, başlangıç için herşey olabildiğince doğal ve mükemmeldi, ofise gidilip izinler alındı, çantalar hazırlandı. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde otobüsün gidebileceği son noktadaydık. Trekking rotasının başlangıç noktasında! İlk kamp alanı 2 saat mesafedeydi fakat yürüdüğümüz yol düz bir yol değildi bildiğin tırmanıyorduk! 2 saat yürüyüşün ardından ulaştığımız kamp alanı bize çok kısa gelmişti yürümeye devam etme kararı aldık. Tabi böyle durumlar insanların hayatlarında dönüm noktası olabiliyor ki biz de kendimizi bir anda zaman yolculuğunda bir yüzyıl geriye gitmiş gibi hissettiğimiz Rhododendron ormanının içinde mavi beyaz çizgili izleri takip ederken bulduk... Bin yıllık ağaçlar sessiz bekliyor, ağaçlara tünemiş egzotik kuşlarda ağaçların coşkulu sesi oluyordu.

Yürüyüş devam ederken hava kararmaya başlamıştı, eski devrilmiş ağaçların üzerinden atlamak, yeni yeşermiş dalların güzelliğini keşfetmek, kuru yapraklara basmak, yosun kaplamış ağaç gövdelerinin durağanlığını algılamak, yerdeki binbir çeşit canlılığın bilincinde olmak için yeterince zaman bulmuştum. Hava kararıp bir de yağmur başlayınca anladım ki ben aslında hiçliğin ortasında kararlı bir şekilde yürüyorum. Neden böyle düşündün diyeceksiniz gün aydınlıkken gördüğünüz güzel manzaralar kuş sesleri karanlıkta ikinci bir yüz kazanıyor, güzellik yerini bilinmezliğe ve korkuya bırakıyor. Bilmediğin birşeyle karşılaşınca ilk olarak korku duyuyorsun, eğer yeterince açık, güçlü ve azimliysen korkunu anlamaya çalışıyorsun, anlamaya başladıkça korkun geri adım atmaya; zihnin bu ikili güç savaşında galip gelmeye başlıyor. Bu gibi durumlarda eğer bir kere galip gelirsen bundan sonrası çok kolaylaşıyor çünkü artık biliyorsun ki yarattığın korkuyu yok edecek olan da senden başkası değil. Sonunda yağmur ve karanlık altında işaretlere bakarak yolunu bulmak ve en sonunda varacağın hedefe ulaşmanın mutluluğu çok büyüktü. Ertesi sabah gözlerimizi açtığımız yer "Forest Camp" olarak bilinen orman kampıydı. Orman kampında hayat şehirdekine göre çoook ağır ilerliyordu. Şöyle ki eğer telefonun çekiyorsa şanslıydın o gün, ama eğer kontörün bittiyse en yakın kontör satan yer 2 saat yürüme mesafesindeydi. Elektrikler günde 6 saat veriliyordu bölgeye. TV radyo vs nin hayalini bile kurmayın! Nepalli bir yaşlı amca bambulardan sepet yapıyordu, kızı da bize oranın çiçek tohumlarından "Millet bread" denen bir ekmek yapmıştı, sıcak ekmekten çiçek kokuları geliyordu. Etrafta bufalolar ve yaklar uzanıyor, çiçekler gün ışığı altında boy gösteriyor, koyunlar, kuzular koşuyordu. Cennette gibiydik...

Ertesi sabah erken saatlerde yürümeye başladık, "low camp" a ulaşmamız 4 saatimizi aldı. İşte o nokta Himalayaların ilk göz kırptığı yerdi bizlere...
Bu güzel manzara karşısında heyecanlanmamak elde değildi. Hemen ertesi gün olmasını ve manzaranın daha da netleştiği "high camp" a biran önce ulaşmayı hayal ettim. 
High camp gerçekten de yüksekteydi. 3800 metre kadar deniz seviyesinden yukarıda, muson ikliminin daha da kendini gösterdiği kayalıkları aşarak ulaştığınız zirveye bir adım kala ki dinlenme noktanız. Burada genç bir çocuk gelen turistleri ağırlıyor, yalnız hava sıcaklığının ani düşmesi nedeniyle tedbirli gelmeniz gereken bir nokta. Dolu yağmaya başlamıştı öğleden sonra... Öyle kalorifer sistemi vs bulunmadığından, dağlara odun taşımak maliyetli olduğundan hemen ısınmayı beklemeyin, sobanın yanması için akşam 5'e kadar beklemeniz gerekecek :)
Zirve "base camp" olarak adlandırılıyordu. Zirveye ulaştığınızda karşınızdaki manzara sanki bu dünyadan değilmiş gibi geliyor. Dağların o ihtişamlı görüntüsünü bu kadar yakından görmek inanılmaz bir mutluluk ve heyecan kaynağı...
İşte benim büyülendiğim o iki an: fish tail dağında da tanrı şiva yaşıyor hinduizm' e göre; aman dikkat tırmanmaya kalkışmayın, yasak!











4 Mayıs 2014 Pazar

Kontrast Renklerin Aydınlatılmasıyla Ortaya Çıkan Büyülü Manzara: Hindistan

Uçak yolculuğunun son aşamasında Hindistan' a inmeden önce tüm uçak yolcuları ilaçlandı. Hani üzerlerinde başka bir ülkeden zararlı bir böcek ya da parazit taşıma ihtimali var diye.. Gün henüz yüzünü göstermemişti pencereden uçağın sol kanadı ve bir alaca koyu mavi renk görünüyordu, sallanıyorduk. Türbülanslar da bu ülkenin çelişkili yanları olduğunu gösterir nitelikteydi sanki. İndiğimizde havada tatlı bir baharat kokusu, benim içimde de "ben buraya daha önce de gelmiştim" hissiyatı vardı. 


Taksi şoförüyle anlaştık ve Arambol'e doğru yola koyulduk. Mohan'ın ünlü kafesi ilk durağımızdı. Mohan içeride arka bölümdeki evinde uyuyordu, kızı okula gitmek üzereydi hazırlanmış bize gülümsüyordu. Heryer rengarenk evlerle dolu, kumaşlarla örtülü, ilginç karakterlerle donanmıştı. Ben uykusuz geçen yolculuğun ardından sessizlik içinde çevreme bakıyordum ki bu muazzam renkli kültürün izlerini takip etmeye başlamıştım bile. Uçakta ilaçlandıktan sonra sokakta yalınayak yürüyen insanları görmeye başladıkça bu ne yaman çelişki demiştim de tümden bir çelişki ülkesinin topraklarında olduğumun ilk günden farkına varamamıştım sanki. Saat sabah 6 idi ve tüm çalışanlar dükkanının önünü süpürüyor, hiçbir dükkana ayakkabıyla girilemiyordu, kapılarda uyarı levhaları vardı. Sokaklarda kutsal inekler cirit atıyordu; ineklerin tavrı bizim ineklerimiz gibi çekingen değil, bu inekler gayet kendine güvenli, attığı adımın arkasında duran, ne yaptığının farkında, saygı beklentisi son haddinde; tabi sonuç ortada; tüm araçlar motosikletler insanlar bir inek karşıdan karşıya geçtiğinde ne yapacağını şaşırıyor, duruyor, itibar ediyorlar. Öte yandan eğer bir evli çiftin erkek çocuğu olmadıysa olana kadar bekleniliyordu, kız çocukları hiçe sayılıyordu. İtibar kavramı farklı bir boyut mu kazanmış desem bilemedim şimdi... Bu sözcükler bütünü bize kendi topraklarımızdan da birşeyler çağrıştırıyordur eminim ki...


 Zıtlıklar demiştim; yürürken her kapının önünde çamaşır çitileyen, bahçesini süpüren hatta toprağı yıkayan, sulayan şık kadınlar görürsünüz çarpıcı renklerdeki geleneksel taşlı işlemeli kıyafetleriyle, takılarıyla etrafta boy gösteren bu kadınlar organik ve inorganik çöp ayrımı kavramını iyice benimsemişler ve iki ayrı çöp kutusunu kapılarının önünden eksik etmiyorlar; diğer taraftan eğer bir alan kimseye ait değilse, boş bakımsız bir araziyse bir çöplük olması kaçınılmaz; plastik poşetler, süt poşetleri, şişeler, geri dönüşümsüz herşey etrafa saçılmış, sizde şaşkınlık oluşturmak için gereken anı bekliyorlar sanki...






Hint mutfağı tamamiyle baharat temelli bir vejeteryan mutfağı, zencefil tüm yemeklerin içinde. Her bir yemekte en az 6 7 çeşit farklı baharat bulunmakta. Bu durum aslında biraz da çevresel adaptasyon diyebilirim; sivrisinek cenneti sahil kesimlerinde bol baharatlı yemek kana karıştığında sivrisinekler size pek yanaşmıyor. Tropik meyvenin her çeşidi ve tabiki hindistan cevizi ve mamülleri en çok göreceğiniz şeyler arasında. Muz ekmeği benim favorim olmakla birlikte milkshake ve noodle kültürü de nereden gelmiş bilmiyorum ama bir şekilde buraya da gelmiş. 

Sahiller yaşam dolu, burada mecazi bir anlam değil kastettiğim; bildiğiniz yaşam. Kumu hafifçe kazdığınızda yengeç ve tüm kabuklu deniz canlılarını bizzat görebilir, yürürken her bir adımda canlılığın üzerine basıyorum hissini duyabilirsiniz. Palmiye en yaygın ağaç olmakla birlikte kutsal banyan ağaçları benim favorilerim. Her evin önünde küçük bir tapınak var ve tapınağın içinde de bir fidan. Evet bitkiler de kutsal sayılıyor burada, fidanın etrafında mum ve tütsü yakılıp dua ediliyor. Çok tanrılı dinlerinin çeşit çeşit tanrı figürleri heykelleri her mahallede bulunan ihtişamlı renklerle boyanmış tapınaklarda boy göstermekte. 


Hindistan çok renkli festivallere ev sahipliği yapan yelpazesi geniş bir ülke.
Gokarna muz fırlatma festivali de bu festivallerden biri, tanrıları sembolize eden bayraklarla donanmış arabalara muz fırlatan kalabalık halk grubundan muzu arabanın içine fırlatabilenlerin bir dahaki yaşamları daha arınmış ve üst bir seviyede olacağına inanılıyor. Ben de bu kalabalığın arasındaydım. Hintliler çığlık atıyor, sanki bir fanatik taraftar topluluğu gibi ne yapacaklarını şaşırıyorlar, muzları kol kaslarının engin güçleriyle fırlatıp kendilerinden geçiyorlardı. İnsanoğlunun inanç ritüelleri etkisinde hangi boyutlara gelebileceği konusunda daha geniş bir perspektif kazanmama vesile oldu bu aktivite. 

Bu geniş toprakların bir yanında bunlar olurken diğer yanına geçmek istiyorum. Trenle 12 saat süren yolculuktan sonra ulaştığımız Mumbai da hayat biraz daha ağır aksak seyrediyordu. İşçi sınıfı geceleri sokakta bulduğu bir köşede kıvrılarak yatıyordu ki büyük ihtimal farklı bölgelerde kurulu bir düzeni, bir ailesi çocukları olan bu insanlar sabahın erken saatlerinde işlerinin başında olabilmek için işyerine en yakın noktada yere seriliyordu. Londra metrosunun ünlü lacivert kırmızı halka şekli de hint tren istasyonlarında kendini hint diliyle gösteriyordu. Artık kim kimden çalmış bu simgeyi bilemiyorum. Tren garları demişken şehir içi hattında bir trene binmek sizin için olağandışı ve çok gerçekçi bir deneyim olacaktır. İnsanların karton kutu misali bitişik evlerde konserve kutusundaki bir balık istifi şeklinde yaşadığı bir bölgeden bahsediyorum. Sadece güzel manzaralar ve temiz hava isteyen bu yolculuğa çıkmasın. "Bir tren camından dünyayı gördüm" diyor ya Teoman, işte öyle bir durum söz konusu. Tren içinde kadınlara ayrılan kompartımanlar tel örgülerle çevrilmiş, erkekler tellerin ardındaki vahşi yaşamlar gibi izole edilmiş sanki. Tabi karma olan bölümler de mevcut ben karma bölümü tercih ettim nedenini ben de bilmiyorum :) Pencereden dışarıyı izlerken tvde de Charlie Chaplin' in büyük diktatör filmi dönüyordu. Bu ne tezat demeyin bu kadar tezat içinde normaldir; demek ki kondüktör, insanların bu filme ihtiyacı olduğunu düşünmüş. 


Varsayımlar arasında gidip gelen bir hayat gibiydi bu tren yolculuğu. Hızla geçip gidiyordu ve gördüklerine sen de inanamıyordun. Bazı şeyler gülümsetiyorken bazıları da sorular sormana neden oluyordu. Henüz 13 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın, kompartımana annesi erkek kardeşi ve iki kız kardeşiyle alelacele bindi ve yere oturarak bebeğini emzirmeye başladı. Böyle durumlarda bakmak ve bakmamak arasında gidip geliyorum. Baksam o kişiyi rahatsız edeceğimi bakmasam önemli bir gerçeği görmezden geleceğimi düşünüyorum. Neyse ki bu küçük anne bir an bana baktı, gözlerindeki yorgunluğu fark etmemek olanaksızdı. Tren son istasyona vardığında hissettiğin tek şey geride bıraktıkların. 


Gelelim Varanasi'ye... Mumbai'den 26 saat süren tren yolculuğu ardından Varanasi'deydik. Varanasi... Kelimelerin tükendiği topraklar... Yaşam ve ölüm bir karede bu kadar mı içiçe geçer, böyle mi güzel tasvir edilir bilemiyorum. Büyülü enerjisi sizi ilk vardığınızda şöyle bir sarsıyor Hinduizmin ana toprağı "holy place" Varanasi' nin dar sokaklarında neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. O kadar çok şey oluyor ki bir saniye içinde hangisine konsantre olacağınızı bilemiyorsunuz. Örneğin; o dar sokakların birinden siz, bir inek, bir bisiklet, bir motosiklet bir kaç kişi bir anda geçiyorsunuz ve etrafta bir başkası diğeriyle konuşuyor bir köpek size doğru koşmaya başlıyor, bir bufalo yolunu kaybetmiş üstünüze doğru gelmeye başlıyor ve sahibi de bir sopayla bufaloyu kovalıyor, diğer yandan karşınızdaki restoranttan gelen baharatlı kızarmış ekmek kokusu burnunuza dokunurken bir kaç sinek bacağınıza konmaya çalışıyor, yolun temiz tarafından da yürümeye çalışıyorsunuz aynı anda ve yolunuzu da kaybetmemelisiniz, birden dini ritüelleri ve müzikleri davul seslerini duymaya başlıyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz bir yaşlı amca oturduğu yerde uyuyakalmış bacağınıza doğru düşmeye başlıyor; siz refleksle kaçınıyorsunuz üstünüze düşmesin diye o da başını yere vuruyor başı kanamaya ve insanlar toplanmaya başlıyor yüzüne su atıyorlar, neyse ki durumu iyi. Bunların hepsi aynı anda oluyor aynı saniye içinde, aynı film karesinde. Böyle bir yoğun yaşam...Ritüeller demiştim Ganj Nehri' nin iki ayrı bölümünde ölen insanlar yakılıyor nehre atılıyor kalanlar, küller ve bazen istisnai durumlarda (yılan sokması, ölen kişinin hamile olması, gibi dini nedenler) yakılmadan da atılıyor ölenler; canlı insanlar da bu nehirde yüzüp çamaşır yıkıyorlar, kutsal Ganj suyu... Yakanlar dini açıdan en üst mertebeden ve aile içindeki herkes baba oğul aynı işi yapıyor: ölü yakmak. Kolay bir iş değil hele ki o sıcakta 24 saat aralıksız yapıldığında. Önce ölen kişi bambulardan yapılmış bir tutacakla getiriliyor ve çok detay yok aslında beden ateşe öylece atılıyor. Eğer ölen sandal ağacı odunu istiyorsa yanmak için önceden para vermesi gerekli; malum odunun kilosu pahalı. Bu yüzden üst mertebe kişiler sandal odunuyla diğerleri klasik odunla yakılıyor. Yanma konusunda anlatılacak birşey yok. Herşey oldukça netti benim için ve gerçek.

Varanasi hakkında son söyleyeceğim şey; "ben bu dünyada yaşıyorum" diyebilmeniz için buraya gitmeniz bu insanlarla aynı boyutta bir hayat sürdüğünüzün farkına varmanız gerekiyor. Seni çok özleyeceğim Varanasi! 


Serüvenlerimde yanımda taşıdığım not defterim ve ellerim bu kadarını yapabildi blogum için. Daha anlatılacak çok fazla detay var bu sevimli ülke adına. Zaman buldukça yazacağım.

12 Aralık 2013 Perşembe

"Altın şehir" Hrisopolis diğer bir adıyla:'Üsküdar' Musiki Cemiyeti'nden Meşk Korosu

Kurucusu Emin Ongan'ın ismiyle de anılan bu tarihi sıcak ve şirin atmosferde bir kaç saat geçirme fırsatım oldu.
Çocukluğumda çok küçük yaşlarımdan hafızamda kalan ender şeylerden bir tanesi de annemin güzel sesiydi. Onun evde söylediği yüzlerce şarkı sayesinde ben daha 5 yaşlarındayken bir çok sanat müziği eserine aşina olmuş bir çok halk müziği eseri ezberlemiştim. Annem yıllar önce bir gün bir arkadaşıyla birlikte Üsküdar Musiki Cemiyeti'ne gelmiş koroya katılmış şarkılara eşlik etmişti. Aradan yıllar geçti ve şimdi yine tarihin sayfalarında gerilere doğru bir adım atılmakta; şarkılar, eserler bu kez yeni arkadaşlarla yine aynı yerde icra edilmekte. Annem için bunun anlamı büyük...
Üsküdar Musiki Cemiyeti Halk Caddesi Emin Ongan sokakta bulunmakta. Sokağa girdiğinizde eski ayakkabı dükkanlarını ve tarihi çay içim noktalarını göreceksiniz, daha sonra sağ tarafta büyük yeşil bir bina dikkat çekmekte. Bu binaya kart okutularak da girilebiliyor ama ziyaretçiyseniz zile basıyorsunuz; öncelikle kapıdaki zili çalıp içeri adım attığınızda güler yüzlü bir personel sizinle ilgileniyor ve her konuda sizlere yardımcı olmaya çalışıyor.
1919 yıllarında adı Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti olan ve çeşitli değişiklikler sonrasında 1939 yılında Yeni Üsküdar Musiki Cemiyeti olarak değiştirilen bu tarihi ortamda uzun koridorların kapılarının önünden geçişinizde de samimiyet dolu güler yüzlerle karşılaşmaya devam ediyorsunuz. Gelelim Meşk korosuna; Kanuni Ata Bey, Hafız Arap Cemal Hocalar yanında Ressam, Piyanist Hikmet Hamdi, Udi Avukat Besim Şerif Üstünsöz, Ressam Kemani Binbaşı Cevat, Tanburi Selahattin Pınar , Sıhhiye Vekaleti Müsteşarı Kemani Dr. Ziya Erdoğru, Tanburi Neşet, Kemani Ressam Naim, Fahri Düngelen gibi sayısız isimlerin oluşturduğu bu tarihi çatı altında toplanan her yaş grubundan insanlar Meşk korosunda en güzel sanat eserlerini şef Cahit Deniz eşliğinde icra etmekte.
Ortam incecikten hüzünlü. Hayatın ve yaşanmışlıkların harmanlandığı tecrübeli yüzler mutluluklarını müzikte buluyor, müziği paylaşıyor, duygular çoğalıyor ve keskinleşiyor. Ziyaretçi olarak istediğiniz zaman katılabileceğiniz Meşk korosu haftaiçi Salı ve Perşembe günleri 3 ve 5 arasında.
Sizlerin de çocukluk hatıraları sanat müziği eserlerinin tınılarıyla doluysa eminin ud, kanun sesleri eşliğinde orada bulunmaktan, eski günlerinizi hatırlamaktan ve o insanlarla birşeyler paylaşmaktan mutluluk duyacaksınız.